|
PERAKENDE
SEKTÖRÜNDE STRATEJİK YÖRÜNGE SENKRONİZASYONU
Bir önceki
yazımızda Sosyal Medya’nın yapısı, getirmiş olduğu fırsat ve
tehditler ile ilgili görüşlerimizi aktarmıştık. Aslına bakacak
olursak “Sosyal Medya” tüm özellikleri ve etkisi ile birlikte
içerisinde bulunduğumuz yeni dönemin yaratmış olduğu
yeniliklerden ve oluşumlardan bir tanesi. Mevcut durumu sadece
“Sosyal medya” açısından ele almak ve bunu teknolojinin açmış
olduğu yeni bir iletişim kanalı olarak düşünmek, hatalı ve aynı
zamanda zararlı bir tespit olacaktır. “Sosyal Medya” yeni
dönemin en önemli üretimlerinden bir tanesi olmakla beraber,
değişimin ve gelişimin kaynağı değil sonucudur. Daha önce birçok
defa sıralanmış olan gelişim ve değişim faktörleri sonucunda
oluşan post modern dönem, özellikle perakende sektöründe yeni
dinamiklerin ve kuralların oluştuğu dolayısıyla yeni stratejik
açılımların veya ince ayarların yapılması gereken bir zaman
dilimidir. Bu dönem 2000’li yılların başından itibaren
güçlenerek hızlanan teknolojik, sosyal ve ekonomik gelişim ve
değişimin sonucunda oluşmuştur. 2003 yılında “İnternet
Ticareti” adlı kitabımda (http://www.internetticareti.net)
yazdığım ve iddia ettiğim gibi “Yeni Ekososyal Sistem”in
tohumları o yıllarda atılmış ve bugün hem sosyal hem de ekonomik
açıdan gerçek etkisini göstermeye başlamıştır.
Yeni dönemde stratejik yörüngesini pazar dinamikleri ile
senkronize eden şirketlerin rekabet gücü daha yüksek olacaktır.
Yeni dönemin
dinamikleri ve kuralları, şirketlerin sadece taktiksel
manevraları ile başarılı olmalarını ya da mevcut durumlarını
korumalarını engellemektedir. Dönemin başarı faktörleri
stratejik açılımların, ince ayarların ya da yeniden
yapılanmaların sonucuna endekslidir. Peki, nedir bu stratejik
açılım ya da değişiklikler? Bu soruya cevap vermek için mevcut
dönemin iki önemli özelliğini kısaca tanımlamak ve anlamak
gerekmektedir.
Yeni dönemde
tüketicilerin iletkenliği artmıştır.
Birinci önemli
özellik tekilci hareketten çoğulculuğa geçiş yaşanmış olmasıdır.
Diğer bir deyişle toplum bireylerinin birbirine iletişim
açısından sıkıca bağlanmış konumu ve paylaşımların üst düzeye
çıkması, iletişim ve dolayısıyla tüketici davranışlarının
çoğulcu bir yapı kazanmasına sebep olmuştur. Bu durum şirketler
açısından şu anlama gelmektedir: Yeni dönemde şirketlerin sahip
oldukları müşterilerini tekil şahıslar olarak değil, toplumsal
hareketin bir parçası olarak görmeleri gerekmektedir. Diğer bir
deyişle, her birey toplumsal bir hareketin hem kaynağı hem de
hedefi konumuna gelmiştir. Şirketler ya da markalar açısından
bakıldığında, sadece müşteriler değil ancak toplumdaki
tüketiciler de iletkenlikleri ve aralarındaki sıkı bağ sebebiyle
bir şirket ya da marka için hiç olmadıkları kadar güçlü ve
önemli konuma gelmişlerdir. Sonuç olarak yeni dönemde
tüketicilerin iletkenliği artmıştır.
Geleneksel
yönetim modelleri etkisini kaybetmektedir.
Yaşanan yeni
dönemin en önemli özelliklerinden bir tanesi de pazarlama,
markalaşma ve iletişim açısından geleneksel yönetim modellerinin
hedeflenen sonuçları üretmekte etkisiz kalışlarıdır. Geleneksel
yönetim modelleri kullanılarak yapılan yatırımların geri dönüş
oranları ve fayda çarpanları her geçen gün biraz daha aşağıya
doğru inerken, şirketler bu verimsiz durumdan kendilerini
kurtaracak yeni açılımlar peşinde koşmaktadırlar. Bu açılımları
yaratacak olan endüstri yöneticileri, ajanslar ve diğer taraflar
arasında henüz çözüm sayılabilecek bir açılım
geliştirilememiştir. Peki, bu tip bir açılım gerçekten
bulunabilir mi? Kâğıt üzerinde çok mantıklı görünen taktiksel
bazda bir pazarlama veya iletişim hareketinin performansı hüsran
olurken, tüketici kaynaklı ya da çok fazla inanılmadan yapılan
bir viral denemenin olağanüstü olumlu sonuçlar yaratabildiği
post modern dönemde, çok net ve kesin bir “yemek kitabı”
kıvamında çözüm bulunması şu an için zor gözükmektedir.
“Müşteri İlişkileri Yönetimi”nden “Sosyal İlişkiler Yönetimi”ne
doğru stratejik genişleme sürecine giren şirketler sosyal
rekabet avantajı elde edeceklerdir.
Bu dönemin bir
geçiş süreci olduğu ve iki farklı dönem arasında bir köprü
oluşturduğu çok açıkça görülmektedir. Geçiş dönemi olması
sebebiyle de yukarıda bahsettiğimiz şekilde kabul görmüş
kurallar ve prensipler yeniden şekillendirilememekte ve kesin
bir reçete yazılamamaktadır. Geçiş döneminin özelliklerine uygun
olarak yapılması gereken stratejik hamlelerin ya da açılımların
en başında işin kalbinde yer alan müşterinin şirket içerisindeki
algılamasında ve yönetiminde yapılacak değişiklikler
gelmektedir. Geçiş dönemi pazarlama, müşteri ilişkileri yönetimi
ve halkla ilişkiler fonksiyonlarının daha senkronize ve yakın
hareket etmelerini hatta birleşmiş yapıda icra edilmelerini
gerektiren bir noktaya gelmiştir. Geçmiş dönemde üst düzey
amaçları stratejik anlamda ortak olan ancak icra şekilleri
farklılık gösteren bu iş fonksiyonlarının geçiş döneminde ortak
bir tabanda hem taktiksel hem de stratejik anlamda bütünleşmiş
olmaları gerekmektedir. Bu zorunluluk şirketler açısından şu
anlama
gelmektedir: Geleneksel pazarlama ve müşteri ilişkileri
yönetiminde, tüketicilerin iletkenlik seviyelerinin üst düzeye
çıkması ve şirket müşterilerinin tekil şahıslar değil ancak
toplumsal hareketin bir parçası olmaları sebebiyle, “müşteri
ilişkileri” yönetiminden “sosyal ilişkiler” yönetimine doğru bir
stratejik perspektif değişikliği zorunlu hale gelmiştir.
Dolayısıyla, halkla ilişkilerin stratejik boyutu pazarlama ve
müşteri ilişkileri yönetimi ile bütünleşmiştir. Bu bütünleşme
sonucu ortaya çıkan yeni yönetim modelinin adı da “Sosyal
İlişkiler Yönetimi”dir. Geleneksel
müşteri ilişkileri yönetimi modeli genişleyerek sosyal ilişkiler
yönetimi modeline dönüşürken temel farklılık ya da değişiklik
müşterinin şirket ya da markaya olan katma değerinin ya da diğer
bir deyişle müşterinin değerinin tanımında olmuştur. Yeni oluşan
kapsamda müşterinin yaratmış olduğu direkt iktisadi değere ek
olarak endirekt faydalarda önemli ve vazgeçilmez bir değer
kaynağı olmaya başlamıştır. İletkenliği artan tüketicilerin
sosyal ya da toplumsal hareket kabiliyetlerinin artması,
müşterinin direkt faydalarından çok daha fazlası olan endirekt
sosyal fayda ya da zararlarını ön plana çıkarmaktadır.
Bu çerçevede
sosyal ilişkiler yönetimi kapsamında üç önemli faktör başarının
temel anahtarı haline gelmektedir. Bunlar sırasıyla müşteri
iletişiminin sosyal iletişime genişlemesi, marka gücünün her
zamankinden daha önemli olması ve müşteri memnuniyetinin sosyal
memnuniyete genişlemesidir. Konuya iletişim açısından bakacak
olursak, tek yönlü müşteri iletişim modellerinden çift yönlü
toplumsal iletişim modellerine geçişin kaçınılmaz olduğu
görülmektedir. Bu kapsamda özellikle sosyal medyanın yeni
stratejik açılımda etkin ve verimli kullanılmasının yanı sıra bu
mecra üzerindeki kontrol ve ölçüm fonksiyonları da önem
kazanmaktadır. Marka gücü bu geçiş döneminde şirketler için her
zamankinden daha da önemli bir hale gelmektedir. Özellikle
standartların ve beklentilerin çok net ve sabit olduğu bu
dönemlerde, tüketicilerin toplumsal hareketlerinde güçlü
markaların öne çıkması ve rekabet avantajı elde etmesi
kaçınılmazdır. Marka algısı hiç olmadığı kadar güçlü bir karar
mekanizması ve faktörü olarak yeni görevine başlamaktadır.
Dolayısıyla, sosyal iletişim yönetiminin en önemli silahlarından
biri güçlü ve çekici marka algısının oluşturulmasıdır. Son
olarak, tekil müşteri memnuniyetinin sosyal memnuniyete doğru
genişleme göstermesinin şirketler için anlamı şudur: Tek bir
müşteri memnuniyetinin katma değeri eskisine oranla çok daha
yüksek olduğu için şirketlerin müşteri memnuniyetini bireysel
değil toplumsal bir performans olarak görmeleri gerekmektedir.
Bu çerçevede, gerek müşterinin beklentilerinin karşılanması
gerekse şikâyet yönetimi açısından hem iş modelinin hem de
organizasyonun şirket performansını bu konularda yüksek tutacak
şekilde planlanması ve oluşturulması gerekmektedir. Geleneksel
müşteri ilişkileri yönetiminden sosyal ilişkiler yönetimine
genişleme sürecinde yukarıda bahsettiğimiz üç ana faktör ve
özellik yeni stratejik genişlemenin başarısında anahtar rol
oynamaktadırlar.
Tüketici algılarında şirketin sosyal motivasyonlarının ön plana
çıkmasını sağlayan kurumlar bu dönemde ticari rekabet avantajına
sahip olacaklardır.
Yaşanan geçiş
dönemindeki müşteri algılarında şirketin ticari motivasyonlarını
sosyal motivasyonlarını ön plana çıkararak bastırmayı başaran
kurumlar önemli rekabet avantajları elde edeceklerdir. Bu
durumda şirketler iletişim yatırımlarının belirli bölümünü
sosyal motivasyon algısı yaratacak alanlara kanalize etmeleri
gerekmektedir. Bu stratejik manevranın yapılabilmesi için
şirketlerin üç taktiksel hareket alanı bulunmaktadır. Bunlar
sırasıyla sponsorluklar, bağışlar ve tam Türkçe karşılığı
olmasa da paylaşımcı pazarlama (cause-related marketing)
faaliyetleridir. Sosyal motivasyon algılarının güçlenmesi için
şirketin topluma geri veren, toplumla kazancını paylaşan ve
sosyal katma değer oluşturan şekilde konumlandırılması
gerekmektedir. Sırasıyla gidecek olursak, sponsorluk
çalışmalarında ticari faaliyetlerin sponsorluğu yerine daha
sosyal amaçlı faaliyetlerin sponsorlukları tercih edilmelidir.
Sosyal motivasyon algılarının arttırılması bağlamında, bu tip
sponsorlukların ticari faaliyetlerin sponsorluklarına oranla
daha olumlu etkisi olması beklenmektedir. Buna ek olarak,
sponsorluk çalışmalarının diğer iletişim faaliyetleri ile
desteklenmesi ve kaldıraç etkisine alınması gerekmektedir.
İkinci olarak, sponsorluk çalışmalarından çok daha konsantre
sosyal motivasyon göstergeleri olan bağışlar gelmektedir.
Bağışlar aynı sponsorluk çalışmalarında olduğu üzere toplumsal
olarak katma değer yaratma algısını pozitif yönde
etkilemektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, aynı
sponsorluk çalışmalarında olduğu üzere bağış çalışmalarının da
mutlak surette sosyal iletişim kapsamında planlanmasıdır. Burada
sponsorluk çalışmalarından farklı olan unsur yapılacak olan
iletişimin kaynağının bağış yapan şirket değil ancak fayda
sağlayan ünite olmasıdır. Bu reaktif yapıdaki iletişim sayesinde
sosyal motivasyon algısının daha da güçlenmesi beklenmektedir.
Son olarak, paylaşımcı pazarlama (cause-related marketing)
faaliyetleri de sosyal motivasyon algısının artmasını ve ticari
motivasyon algılarının bastırılmasını sağlayan önemli bir
faktördür. Bu tip faaliyetler ile şirketin sosyal bir katma
değer yaratma adına gelirinin belirli bir bölümünü bu amaca
kanalize etmesi ve dolayısıyla tüketici nezdinde sosyal
motivasyon algısını güçlendirmesi gerekmektedir. Tüketici
algılarında sosyal motivasyonun ticari olana oranla baskın hale
dönüşmesi için uygulanması gereken sponsorluk, bağış ve
paylaşımcı pazarlama faaliyetleri gibi taktiksel hareketlerin
seçiminde sektör, dönem ve hedef kitle gibi kriterler göz önünde
bulundurularak doğru zamanda doğru kitleye doğru faaliyet ile
ulaşılması gerekmektedir.
Sonuç olarak,
perakende sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin yaşanan bu
karmaşık ve zor geçiş döneminde rekabet avantajı elde etmeleri
ve orta vadede pazarda güçlü bir konuma sahip olmaları için iki
önemli stratejik hamlenin planlanmasına ve uygulanmasına önem ve
öncelik vermeleri gerekmektedir. Bu hamleler sırasıyla, müşteri
ilişkileri yönetiminden sosyal ilişkiler yönetimine geçiş ve
sosyal motivasyon bazlı konumlandırmadır.
Yukarıda
bahsedilen stratejik hamleleri en hızlı ve verimli şekilde
planlayan ve aynı zamanda uygulayan şirketler kazananlar
listesinde olacaklardır.
Bu makale ile ilgili yorumlarınızı ve/veya sorularınızı
aşağıdaki formu doldurarak yazara iletebilirsiniz.
Makaleler Bölümüne Geri Dönüş...
|